4 Kasım 2014 Salı

yusuf el-huveyyik (youssef howayek) in suratını çok merak ediyorum. internette bulamadım. paris'teki anılarını okurken aklımda canlanan; halil cibran kadar yakışıklı, doğuya aşinalığıma rağmen yabancı hissettiren lübnanlı bir surat, düşüncelerinin yükünü apaçık ortaya koyan göz altları, meraklı ve canlı bakışlar, çekingen ama hareketli eller, oturağı kavrayan rahat ve kontrollü bir oturuş,  sonsuz yönlü bir alakadarlık ve iletişime açıklık... bunların bir kısmı yalnızca gençlik anıları için geçerli olabilir; herkesten uzaklaşıp köyü urâ'da inzivaya çekildiğinde bunların birçoğu değişmiş olmalı; güzelleşmiş olsa gerek. birisi bana onun bir fotoğrafını gösterirse mutlu olurum, görünüşünden ötürü hayal kırıklığına uğrama ihtimalim yok. onun cümleleriyle tahlil ettiğim bu bir nevi tersine kıyafetname beni sadece ona tuhaf bir özlemle dolduruyor. onun 1909-1910 paris'indeki genç ve bıkmamış suratını çaktırmadan saatlerce incelerdim diye düşünüyorum.

11 Ekim 2014 Cumartesi

önce duvarlar, sonra gittikçe yumuşayan

ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...

sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...

eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
sular mı yandı? neden tunca benziyor mermer?

bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...

21 Eylül 2014 Pazar

dün gece uyumaya yattıktan bir süre sonra evimin önünde bir gürültü duydum, ağır bir şeyin yere düşme sesi gibiydi. kalktım, pencereden baktım, yerde genç bir adam yatıyordu.
orada yapayalnız yatıyordu önce. yavaş yavaş etrafına birileri toplandı. kısa süre sonra annesi geldi. annesi dehşete düştü, ağlıyordu. oğlunun adını bağırıp "ölme yavrum, sakın ölme, ölme annecim" diyerek dövünüyordu.
bir adam "ölmüş" dedi, annesinin ses tonunun değişimini ifade edemiyorum. anneyle ilgili hiçbir şeyi ifade edemiyorum aslında.
yoldan bir araba çevirip adamı arabaya aldılar, annesi yanına bindi, kapıyı kapatırlarken oğluna sayıklamaları arasında "kapıya ayağım sıkışacak" dedi.

şimdi bunları yazarken aşağıda toplananlardan birkaç kişinin sohbetini duyuyorum, adamın arkadaşlarından olabilirler. birisi diğerlerine allah, ümmet, peygamber, rabbin verdiği can gibi şeylerden bahsedip "e sen de gidip kendi canına..." gibi şeyler söyleyerek dün ölen adamın intiharını kendi çerçevesinde yargılıyor.

dün geceye ve anneye tanık oldum, yine de intiharı yargılamaktan uzak duracağım.
anne beni mahvetti sadece. mahvoldum. anne içimi oydu, içimde kapkara bir yumru kaldı. üstüne bir de atlayışların kişisel tarihimdeki izleriyle birleşti.

hayatımda daha fazla intihar istemiyorum.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

amsterdam, pride, canon lens

to the man who gave me two canon lenses (canon zoom lens fd 35-100mm & canon lens fd 24mm) as a gift during the amsterdam pride party on 31st of july near homomonument; hoping that you do a google search with some key words included in this post and get here.

thanks to you, i was able to shoot some good pictures from the canal parade. even though there was a huge crowd and it was really hard to find a good spot, the zoom lens helped me a lot.
i also love 24mm! i can't wait to see the results from the pictures i shot with it.

i am sorry that i didn't get your name and email address. i would have loved to share the results with you.

thanks again.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

- the woman i am

that crazed girl improvising her music. 
her poetry, dancing upon the shore, 
her soul in division from itself 
climbing, falling She knew not where, 
hiding amid the cargo of a steamship, 
her knee-cap broken, that girl I declare 
a beautiful lofty thing, or a thing 
heroically lost, heroically found. 

no matter what disaster occurred 
she stood in desperate music wound, 
wound, wound, and she made in her triumph 
where the bales and the baskets lay 
no common intelligible sound 
but sang, "o sea-starved, hungry sea.'

9 Temmuz 2014 Çarşamba

her gerçek gelişip ölmüştür

zihnin hayret verici iz edinme kapasitesi, işleyişi ve bunun nasıl da kitlesel oluverebilirliğine bir hayli net, tuhaf, parmak kemirtici bir bakış için the drama of the gifted child-alice miller

"an adult can only be fully aware of his feelings if he has internalized an affectionate and empathic self-object.
...
...the true self cannot communicate because it has remained unconscious, and therefore undeveloped, in its inner prison.
...
their conscious aims are genuinely quite different, even giving every possible support; but unconsciously the parents' childhood tragedy is continued in their children.
'you can drive the devil out of your garden but you will find him again in the garden of your son.'
...
in contrast, there are those with great gifts, often precisely the most gifted, who suffer from severe depression. one is free from depression when self-esteem is based on the authenticity of one's own feelings and not on the possession of certain qualities."

ramazan davulu

"gide'in bize sunduğu en değerli şey, tanrı'nın can çekişmesini ve ölmesini sonuna kadar yaşama kararıdır. niceleri gibi, şu ya da bu kavramdan yana gider, yirmi yaşında tanrı'ya inanıp inanmayacağına karar verir ve ömrü boyunca da aynı düşünceye bağlı kalırdı. bunu yapacak yerde o, dinle ilişkisini yaşayarak denemek istedi. onu son tanrısızlığa götüren canlı diyalektik, kurallar ve kavramlar içinde donmayacak, kendinden sonra da tutunacak bir yoldur. katoliklerle durmadan tartışmaları, taşkınlıkları, durup durup alay etmeleri, nazlanmaları, birden bağ koparmaları, yerinde saymaları, geri dönmeleri, tanrı sözünün, eserindeki ikiciliği, yalnız insana inanır olduğu zaman bile, tanrı'nın yakasını bırakmaması, bütün bu amansız, bu çetin yaşantıları (...)"

sartre'dan kadın:

"insan, işbirlikçiliğin ruh durumunu kavramaya çalışınca bir kadınlık havası sezinler gibi olur. işbirlikçi güç adına konuşur ama güç değildir kendisi kurnazlıktır. güce dayanan bir düzenbazlıktır. giderek, buna büyü ya da işve de diyebilirsiniz. (...) "  (alt çizgiler bana ait)

pff... kelime ardına kelime gözlerim devrile devrile...

6 Temmuz 2014 Pazar

hell is thyself

"onu belki de görmemiştiniz, ya da toplu bir algı içinde bardak kaybolmuştu. bundan ötürü, ben bardak der demez, bu sözümle, ne kadar küçükten de olsa, dünyanız değişmiş oluyor. o anda sizin için, biraz önce yok olan bir şey var oluyor. adını söylememle birlikte, bardak, dünyanıza katılıyor ve şimdi onunla bir alışverişe girmiş oluyorsunuz."

bu sözler aklıma ses'in (ifadesiz gürültü olsun ya da olmasın) dün bahsettiğim; gönderici tarafından kastedilen alıcı kim olursa olsun işiten herkesi muhatap aldığı/dürttüğü fikrini getirdi. ifadeli sözcükler bunun yanında veya üzerinde ama bununla bağlantılı olsa gerek. devamında;

"bir tek söz (bir telefon numarası, bir adres ya da bir insan adı) elde etmek için insanlara edilen işkenceleri düşünürseniz, bir şeyi adlandırmanın ne kadar önemli olduğunu, bunun bir şeyi değiştirmek olduğunu görürsünüz."

bu sözlerle de durumlar karşısında genellikle ilk ve süresiz tepkim olan irdeleyiş/çerçevenin tahtalarını birbirlerine çakmaktan kaçınarak tanımlama çabası biraz netleşti.

tırnak içindekiler için: koca koca adamların "çirkin giyinirdi" diye andıkları simone'un söz konusu "özensizlik"ten çok da rahatsız olmamış dostu sartre/denemeler (sabahattin eyüboğlu çevirisi)

-simone de beauvoir gibi bir yazarın maruz kaldığı bu seksist muamele hakkında deli gibi konuşasım var.

30 Haziran 2014 Pazartesi

je te fuis

meredith brooks (12 haziran 1958) 'tan mayıs ortaları-haziran sonu aralığı doğumlulara dair hoş tasvir;

i'm a bitch, i'm a lover, i'm a child, i'm a mother, i'm a sinner, i'm a saint
i do not feel ashamed
-
rest assured that when i start to make you nervous and i'm going to extremes,
tomorrow i will change and today won't mean a thing.
just when you think you've got me figured out
the season's already changing.

27 Haziran 2014 Cuma

dil ne hassas bir aygıt.

bu aygıtın hassasiyeti muhteşem. kreşten çıkıp babamın ofisine giderken yolda gördüğüm camekanın içi kadar karmaşık, yankılı, görünmez dişlilerle dolu, ya da nasîrüddin tûsî'nin astronomi aygıtları kadar ince ve büyüleyici, bakmaya doyamam. sayısız ihtimal, kombinasyon ve manâ benliğimden geçip gitse hayatta kalabilir miyim? eğer ölümden sonra hayat yoksa, en az dil kadar incelmeyi umabilir miyim?

26 Haziran 2014 Perşembe

sex and the edebiyat: sontag

"akşamüstü carson mccullers'ın altın gözde yansımalar'ını okudum. usta işi, gerçekten ekonomik ve 'yazılmış' ama duygusuzluk, katatoni, hayvani empatiyle güdülenim bana göre değil... (bir romanda, yani!)"

21 Haziran 2014 Cumartesi

romantik tekmeler

mîna urgan;

"birçokları, birtakım çirkin gerçeklere bağlı kalmayı, onları bir an olsun gözden kaçırmamayı bir marifet sayarlar. 'biz gerçekçiyiz' diye diye, zamanla kendi kişiliklerini çirkinleştirirler, hem de o gerçeklerin gittikçe daha derin kökler salmasını, giderek neredeyse kutsallaşmasını sağlarlar. ben o çirkin gerçeklere boyun eğmemeye kararlıyım. bu yüzden yaşadığım sürece romantik tekmeler atıp duracağım o çirkin gerçeklere. canları isterse, hayalperest diye küçümsesinler beni. buna hiç bozulmam; çünkü bir insanın ancak düşgücünden yararlanarak hayal kurabildiği sürece gerçek bir insan olduğuna inanıyorum."

18 Haziran 2014 Çarşamba

kuşku duyacak olsalar
hemen sönerdi ay ve güneş*.
-w.b.

*güneş ve dolayısıyla ay

13 Haziran 2014 Cuma

susan sontag'ın günlüğünden

25 mayıs (1949)

bugün bir şey düşündüm - öyle ortada ki aslında, her zamanki gibi apaçık ortada! birdenbire anlamanın saçmalığından başım döndü, sinirlerim boşaldı: istediğim her şeyi yapmaktan beni alıkoyan hiçbir şey, hiçbir şey yok, benden başka... kalkıp gitmemi engelleyecek ne var? yalnızca çevremin öz-dayatmalı baskıları, bana her zaman öyle güçlü geldiler ki onların kutsallığını bozmayı düşünmeye yeltenmedim bile... oysa aslında, beni durduran nedir ki? ailemle ilgili korkularım mı - özellikle annemle? güvenceyi ve mülkiyeti bırakamamak mı? evet, ikisi de, ama beni tutan gerçekler yalnızca bunlar... üniversite nedir? orada hiçbir şey öğrenemem, çünkü bilmek istediklerimi biriktirebilirim, şimdiye dek hep öyle yaptım, tek başıma, gerisi angarya... üniversite güvenlik demek, çünkü yapması kolay, güvenli olan şey... anneme gelince, açıkçası umurumda değil - onu görmek istemiyorum - eşya sevgisi - kitaplar ve plaklar - bu son birkaç yıldır içimde ağırlaşan yüklerdi - ama kağıtlarımı, defterlerimi ve birkaç kitabı küçük bir kutuya koyup başka bir şehirdeki bir depoya göndermeme, üzerime birkaç gömlek ve levis'ımı geçirdikten, paltomun cebine bir çift yedek çorap, biraz da para tıktıktan - ve dünyaya byrone'vari bir not bıraktıktan- sonra kapıdan çıkmama, otobüse atlayıp nereye istersem gitmeme ne engel olabilir, ne?
...
ne istersem yapabilirim!
tanrım, hayat muazzam!

12 Haziran 2014 Perşembe

"uluyan fırtınalar saçlarından yakalayıp
karanlık uçurumlara fırlattı seni.
yanardağların doruğundaki ateşlere,
buzdağlarının zehirli yeşil sularına attılar seni.
gözyaşlarının tuzuyla kavruldu her bir yanın.
yağmurların bıçakları delik deşik etti bedenini.
sapasağlam, tertemizsin gene de,
kumsalda koşan çocuğun
elinde sıkı sıkı tuttuğu
o küçük beyaz taş gibi."

*kendisinden uzaklaştığım bu blog zaman zaman karalamak için bana daha da yaklaştı sanki.

8 Haziran 2014 Pazar

"oh academia, you can pick me up
soothe me with your words when i need your love"

15 Nisan 2014 Salı

completo también ailelerinin yetiştirdiği personas olabilenleri no entiendo.

7 Temmuz 2013 Pazar

kuscm

“işte öyle süslü yüzün, terk edilmiş insan beddualarıyla.” dediği, yanıldığını umduğum sene.
çok öncesinde nuri anlatmıştı; bir arkadaşının anne babası nil nehrine düşüp, ölmüş.
senle biz o zamanlar çok naziktik diğer insanlara. kırılgan çocuklardık, kristaldik. bir daha olmaz sanıp mahcubiyetle gülümserdik.

sana ağır geldi, çaktırmadım ben de kendi halimi. öğürdün.
kusmak üzere olan insanların tek heceli, çaresiz beyanatıyla; kuscm... kuscm... kuscm...
ardından köprüden aşağı savurdun kusmuklarını. ben de ağzından öptüm. mahcubiyetle gülümsedik.
“beni senden başkası anlamaz.” derdin, “senin kanın benim beyne giden yolu çoktan çözmüş.”
ama ben kocaman çiçek tarlalarından geçtim. alerjisini sevdiğim, sen oralarda da ölürdün kesin.

28 Haziran 2013 Cuma

karanlıkta dans ediyorduk. türkçe pop şarkıları. her yer taksim her yer direniş. kolyemi tanıdı.
italyan hükümetini sevmediğini söyledi. sağ kolunda uzunca bir dövme vardı: kendini asmış bir kelebek.
"kısacık ömrü var, ona bile katlanamamış." dedi italyan r'li ingilizcesiyle. üşenmiş gibi güldü.
"sanırım roma yanarken ben tek başınaydım o manzara karşısında." dedim, "tepede."
kafa karışıklığıyla gözleri dikdörtgenleşti biraz.
"haddddi lenn..." diyebilseydi orada.

--
update: mayıs 2014


22 Kasım 2012 Perşembe

behold, the florist

yeah, once. and i could have done that with a german shepherd.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

we three

etrafımdaki yabancılara bakıp onlarla şimdiki zamanı, 2012 yi paylaşıyor olduğumu düşünmemin ardından herkesin hayatına devam etmesi farklı bir farkındalıkta geçti. restoranda bir adamın tişörtünde "adi nes" yazdığını sanıp heyecanlandım. öyle yazdığından emin olmaya çalışırken kafamda onunla adi nes hakkında konuşmak isteyeceğim onlarca cümle ve fikir belirdi, koltuktan fırlayıp yanına gitmeye bile hazırdım. biraz daha döndüğünde tişörtünde "adi does" gibi bir şey yazdığını gördüm, gözlerimi kapattım ve kafam adi nes'in uyuyan askerleri gibi koltukta geriye düştü.

10 Temmuz 2012 Salı

all we go to hell

ben on bir veya on iki yaşındayken, oturduğumuz apartmanın en üst katında kalabalık bir aile yaşıyordu. kaç kişi olduklarını tam olarak hatırlamıyorum, ama hepsi benden büyük olan bir sürü kız çocuklarının olduğu muğlak bir anı olarak aklımda. zaten içlerinden sadece bir kişi bende yer etmiş; benden altı yaş kadar büyük olan kızları. giyimi çok hoşuma gidiyordu. üzerinde tuhaf karikatürler, ilgi çekici resimler veya o zaman kimler olduklarını bilmediğim müzik grupları olan bol tişörtlerin altında kot pantolon. saçları kısa ve dağınıktı. yanlış hatırlamıyorsam yeşil gözlüydü, bana göre güzeldi.

bana güzel müzikler dinletiyordu, bunun yanı sıra ona dair hatırladığım bir diğer şey de bana diğer kızlardan bahsediyor olmasıydı. çok sonraları idrak edebildiğim şekilde, aslında bana aşk acılarını anlatıyordu. o zamanlar ona söyleyecek neyim vardı bilmiyorum, küçüktüm, kalp kırıklıklarına bir dost olarak derman olmuş olduğumu sanmıyorum. onu yeterince iyi anlamış olamayacağımı düşünüyorum. yine de benimle vakit geçirmek hoşuna gidiyor gibiydi. beni ciddiye alıyordu. fikirlerini ve üzüntülerini paylaşmak için, kendisinden altı yaş küçük, 11-12 yaşlarındaki beni seçmiş olması, şimdi beni duygulandırıyor. öte yandan neden böyle yaptığını, hakkımda ne düşündüğünü ve bana anlattığı şeylere verdiğim cevapları merak ediyorum.

onlar birdenbire taşındılar. hayatımdan çıktığı çizgiyi hatırlamıyorum. onu sevmişim. çok tuhaf bir özlem duyuyorum. yıllarca aklıma gelmemişti. adını da hatırlamıyorum. bir umut babama bir zamanlar orada oturan komşularımızı sordum, o da eski arkadaşıma yeniden ulaşabilmem için işime yarayabilecek hiçbir şey hatırlamıyordu.

en son bir doğum günümde yanıma gelmişti. siyah bir kumaşı bir tarafından boğazıma bağlayarak bana bir büyücü pelerini yapmıştı.

3 Temmuz 2012 Salı

anneannem bana "gel çukurundan öpeyim" derdi. yanağımı ona yaklaştırıp gülümserdim, o da gamzemi defalarca öperdi. geçen gün çok mutlu hissettiğim bir anda gamzemden öpüldüm. aslında üzülmedim ama sanırım o an dünyadaki bütün camlar patladı. siz de duymuş olmalısınız.

10 Haziran 2012 Pazar

duygum, arkadaşıyla yarım saate yakın konuştuğu telefonu kapattıktan sonra ağlamaya başladı. bana, çok kızdığım bir soru sordu. öfkeyle gözlerimi devirdim, tersledim. ısrar ettiğinde suratımı ekşittim. masaya yumulup katıla katıla ağladı. içmek istedi, gittik, içtik. eve dönerken metroda koltuğa ve üzerime kustu. kendisi için bütün gece iyi dilekler dilediğim bir adam hemen bir poşet yetiştirdi bize. gülmeye, hıçkırmaya ve ağlamaya başladım. ona sarıldım. benim sağ tarafım, onun sol tarafı olduğu gibi kusmuğa bulandı. dışarı çıktığımızda özür dilerim diye sayıklıyordu. koluma girdi. ona yol boyunca onu ne kadar çok sevdiğimi anlattım. evde yatağıma boydan boya yığıldı. ben yatamadım, pencerenin dışında oturdum. dayanamayınca onu ittirdim ve kendime açtığım yere yattım, uyudum.
---
öğlen ali fuat bana lucia micarelli'nin to love you more'unu dinletiyordu. dinletirken eliyle omzumda ritim tuttu.
---
dün gece uyuyamadım.

29 Aralık 2011 Perşembe

linguistics

annem: (bir dostundan bahsederek) onun dönme bir arkadaşı var onunla birlikte gezip tozuyorlar arada
ben: dönme mi? nasıl dönme?
annem: yani işte biraz kırıtık, kırık (hareketlerle gösteriyor) yumuşak
ben: ee ne o öyle hakaret edermiş gibi dönme diyorsun.
annem: ne diyim?
ben: ne bileyim, transseksüel mi, eşcinsel mi, cinsiyet mi değiştirmiş, travesti mi sadece kadın kıyafetleri mi giyiyor dönme ne öyle?
annem: tamam işte ona kısaca dönme denir.

15 Aralık 2011 Perşembe

-sensemek ben'in sen'i özlemesi, canının çekmesi. görmeyelden yüzünü ben ki nigarım, sensedim....
-men de sensemişem aybalam, murnumun direği sızlar. hele bugün okulda duracam men zati muhteremini görmek istirem oyunculuk yokise
-ne yahşidir balam, senin atan epeyi çılgıncadır..menim çalışmam yokmuştur ama ödev amıma  komadan men komalıyam..ama sen mana hangi sınıftasın bi söyle
-men çatıda yemek yirem balam xeberleşek
-men derstemişem, o yüzden seni sınıfında görem derim..çatıdan çıkanda yerin yurdun xaber eden..

9 Aralık 2011 Cuma

müzekkere

bu gece sırf baş karakter birine benziyor diye ispanyolca bir filmi entegre edilmiş felemenkçe altyazıyla neredeyse hiçbir şey anlamadan izledim. yapılacak da bir sürü iş vardı aydede!

26 Eylül 2011 Pazartesi

actif et ambitieux

1992-1997
18.04.1997
1997-1999
29.05.1999
13.09.1999
9.09.2004
11.10.2004
16.09.2010
5.10.2010
22.09.2011

16 Temmuz 2011 Cumartesi

meryl felstorm

detaylı bir zaman kapsülü
yeniden doğarsam hatırlamak isteyebileceklerimin küçük bir kısmı

tarih: 16 temmuz 2011 cumartesi, 14:23
m. rukel
29 mayıs 2011 itibariyle 19 oldum. doğduğum sırada gök kubbede güneş; ikizler, yükselen; başak, ay; boğa üzerinde konumlanmış. sigara kullanmıyor olduğum söylenebilir. dakikada yaklaşık 15 düzensiz sefer nefes alıp veriyorum. okuduğum son kitap "bill cosby-zaman uçup gidiyor". yediğim son şey yeşil biber. kemirdiğim son şey parmak etlerim. yaptığım son güzel iş hazırladığım soyağacıyla dedemi mutlu etmek oldu. şu an farol do arnel deniz fenerinin oralarda olmak isterdim. herhangi bir lunaparkta olmak istemezdim.

12 Eylül 2010 Pazar

yalelli fanzinin üçüncü sayısını konurdaki küçük imgeden alın. üç dört gün içinde istanbulda mephistoda da yaklaşık kırk kopya bulunacak

23 Ağustos 2010 Pazartesi

"bu dünyyyada insan dediğin ikiye ayrılır jospi ceylan"
öteki taraf olarak hala adını marla singer koyup dalga geçebiliriz

devrim stadyumu
dolunay

3 Temmuz 2010 Cumartesi

sivas katliamı hakkında anma eylemi yapılıyordu. bir kadın megafonda SİVAS'I UNUTMA! SİVAS'I UNUTMA! diye bağırdı....birkaç adım sonra yanından geçtiğim polis, yanındaki polise "noldu la sivasta gene bir şey mi oldu?" dedi. yeni foRMÜLÜMLE KUMAŞA DERİNLEMESİNE İŞLEDİM

29 Haziran 2010 Salı

öğlen ikiden akşam altıya kadar tunalı/ertuğ pasajın alt katındaki iskenderiye sahafta çalışıyorum. gelip benden kitap alın. etiketin üçte biri benden size hediye.................çaktırmayın

28 Haziran 2010 Pazartesi

bu sabah dükkana gittim. giderken kahvaltılık bir şeyler aldım. kahvaltıdan sonra yayınevi sırasıyla kitaplara etiket bastım. ayrıntının ve dostun tamamıyla metisin yarısını bitirdim. arkadaşım geldi. yedi gibi çıktık. birkaç film aldım. eve geldim. yeşil mercimek çorbası içtim. film izledim. garip ve duygusal anlar yaşıyorum. birini özlemiş gibiyim ama kim olduğunu bilmiyorum.

15 Haziran 2010 Salı

-süleyman...?
-...orhan
-sunmaz.
-sunadabilir belli olmaz

5 Haziran 2010 Cumartesi

yalelli fanzinin ikinci sayısını konurdaki küçük imge'de, ortadünya kafede, ardıç kitabevinde ve araf kafede bulabilirsiniz.

16 Mart 2010 Salı

YALELLİ!!!!!!!!!!!

5 Ocak 2010 Salı

geçen gün sıla nur'la natura'da oturuyorduk. orada aryalar çalıyordu. biz de sessizdik. esneyesim geldi, tam esnediğim sırada bir soprano esnememle aynı sürede uzattı bir notayı.
güldük on beş yirmi dakika - ya da daha az.

2 Aralık 2009 Çarşamba

dün ikinci ders okuldan çıkıp istanbul'a gittim. kadıköy iskelesinde iki saat oturup bir saat de dolanıp ankara'ya döndüm.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

yaz ve kış en eğlenceli iş sabahlamak. geceleri uyuma ve güneş doğana dek uyanık kal. sabahlamak çok keyifli. sabahlamaya ihtiyacınız var. sabahlamak bir çok aktivite için uygun. sabahlamak, sene içinde biriktirdiğin filmleri izlemek için en iyi zamanı yaratır. sabahlamak istiyorsunuz. sabahlamak sana milli eğitimin bir armağanı. bana teşekkür etmelisin. bütün hayatımı sabahlayarak geçiriyorum. sabahlamak şahane. öyleyse lütfen. sabahlamak öyle güzel ki, her sabah akşam olsa da sabahlasam diyorum.

28 Mart 2009 Cumartesi